Moda perakendesinin yüksek temposu, lojistik merkezlerini saniyelerin bile kritik olduğu devasa birer teknoloji üssüne dönüştürüyor. Bu dinamik yapının arkasındaki mühendislik iradesini temsil eden LC Waikiki Lojistik Teknik Bakım ve Ar-Ge Direktörü Hakan Şahin, geleneksel sanayi kollarından ayrışan hız ve esneklik ihtiyacını Bakım 4.0 okurları için analiz ederken; teknoloji seçiminde maliyet-fayda dengesinden operatörlerin sürece katılımına, reaktif kültürden veriye dayalı proaktif yaklaşıma geçiş sürecini anlattı.

Yeni bir bakım teknolojisini sisteme dahil ederken en kritik değerlendirme kriterleriniz neler?
Teknoloji seçimi bizim için stratejik bir konu. Bir yeniliği bakım ekosistemimize katmadan önce çok boyutlu bir değerlendirme süreci yürütüyoruz. İlk baktığımız kriter işe katkısı ve geri dönüşü oluyor. Yani bu teknoloji arıza sürelerini kısaltmada, bakım ekibinin verimliliğini artırmada gerçekten kayda değer bir fark yaratacak mı? Sahada karşılaştığımız bir problemi çözecek mi yoksa “teknoloji olsun diye teknoloji mi” sorusunu mutlaka sorarız. Somut bir fayda öngörüyorsak, ikinci adım maliyet-fayda analizidir; yatırım ve işletme maliyetlerinin getireceği kazanca değip değmeyeceğini hesaplarız.

Bir diğer kritik kriter entegrasyon ve uyumluluk. Yeni sistem mevcut altyapımıza kolay entegre olabilmeli. Aksi halde, örneğin depo yönetim yazılımımızda veya konveyör kontrol sistemlerimizde büyük değişiklikler yapmak gerekirse, bu durum hem zaman hem kaynak açısından maliyetli olabilir. Bu yüzden mümkün olduğunca açık arayüzleri olan, standartlarla uyumlu teknolojilere yöneliyoruz.

Güvenilirlik ve teknik destek konusu da masadaki önemli başlıklardan. Seçmeyi düşündüğümüz teknoloji belirli bir tedarikçiye tamamen bağımlı kılacaksa bizi düşündürür. Örneğin, özel bir otomasyon sistemi alınca her arızada sadece o üreticiye muhtaç kalmak, onların hızına ve fiyat politikasına bağlı olmak riskli. Geçmişte böyle durumların operasyonel aksaklıklara yol açabildiğini gördük. Dolayısıyla yeni teknolojinin arkasındaki firmanın servis ağı, yedek parça temin hızı, teknik destek yeterliliği gibi unsurları detaylı inceliyoruz. Uzun vadeli bakım ve servis anlaşmalarındaki koşullar (örneğin sözleşme süresi ve esnekliği) da kararımızı etkileyebiliyor; zira çok uzun süre tek bir çözümle kısıtlı kalmak istemeyiz.

Ayrıca güvenlik ve veri gizliliği kriterlerimiz var. Özellikle IoT ve bulut tabanlı sistemlerde, verimizin ne kadar güvende olduğu, dış erişimlere karşı nasıl korunduğu kritik. İş güvenliği açısından da yeni teknolojinin sahada ek bir risk oluşturmadığından emin oluyoruz. Örneğin, bir otonom aracın depo içinde çalışması söz konusuysa, bunun insanlarla güvenle birlikte çalışabildiğini test ediyoruz.

Son olarak kullanıcı dostu olması ve eğitim ihtiyacı değerlendiriliyor. Teknolojiyi kullanacak bakım teknisyenlerimizin adaptasyonu kolay mı? Arayüzleri anlaşılır mı, eğitim süresi makul mü? Çünkü çok iyi bir teknoloji, eğer ekibimiz tarafından etkin kullanılamazsa beklenen faydayı sağlamaz. Bu noktada çalışanlarımızın görüşlerini de alıyoruz; pilot denemelerde kullanıcı deneyimini ölçüyoruz. Özetle, yeni bir bakım teknolojisini devreye almadan önce fayda, maliyet, entegrasyon, güvenilirlik, güvenlik ve kullanılabilirlik boyutlarında kapsamlı bir eleme filtresinden geçiriyoruz. Bu sayede hem şirketimize en uygun çözümleri seçiyor, hem de sürprizlerle karşılaşma riskini minimuma indiriyoruz.

Digital Twin ile Bakım 4.0 Temeline Erişmek
Digital Twin ile Bakım 4.0 Temeline Erişmek
İçeriği Görüntüle

4-15

Tekstil ve perakende sektöründe bakımın diğer sanayi kollarından en büyük farkı sizce nedir?

Tekstil-perakende sektörü, özellikle lojistik operasyonları bakımından diğer sektörlerden biraz farklı bir ekosistem. Bence en büyük fark, hız ve esneklik gereksiniminin son derece yüksek olması. LC Waikiki olarak günde 1,7 milyon adet ürünü depolarımızdan sevk ediyoruz. Moda perakendesinde talep dalgalanmaları, sezon geçişleri, kampanyalar derken iş yükü sürekli değişkenlik gösteriyor. Bu da bakım ekipleri için oldukça dinamik bir çalışma ortamı demek. Örneğin bir imalat sanayinde üretim hattınız bellidir, yıl boyunca benzer bir tempoda çalışır; bakımınızı belirli duruş zamanlarında planlayabilirsiniz. Ancak perakende lojistiğinde, örneğin indirim sezonu veya bayram öncesi dönem gibi pik zamanlarda depolarda sistemlerin hiç durmadan çalışması gerekir. Bakım ekipleri bu yoğun tempoya uyum sağlamak, planlı bakımları bile operasyonu aksatmadan, belki gece vardiyalarında veya hafta sonlarında gerçekleştirmek durumunda kalır. Yani bakım faaliyetlerimizi işin ritmine göre büyük bir esneklikle yönetiyoruz.

Bir diğer fark, ekipman çeşitliliği ve entegrasyonu. Perakende lojistiğinde konveyör sistemleri, sorter (ayırma) makineleri, otomatik depolama (AS/RS) sistemleri, robotik kollar, forkliftler, paketleme makineleri gibi çok çeşitli ekipman bir arada ve entegre çalışır. Bu sistemler genellikle kurumsal yazılımlarla (WMS, ERP vb.) sıkı bağlantılıdır. Dolayısıyla bakım ekibi sadece mekanik-elektrik değil, otomasyon yazılımlarına da hakim olmak zorundadır. Örneğin sorter’ınızda bir sensör arızası olduğunda, bu doğrudan siparişlerin mağazalara iletilme hızını etkiler. Farklı sistemlerin birbirine bağlı olduğu bu yapı, bakımın kapsamını genişletiyor. Diğer sektörlerde (örneğin ağır sanayide) bakım daha çok makine merkezli olabilirken, bizde bütünsel bir sistem bakımı söz konusu. Ekipman arızası kadar, sistemler arası iletişim aksaklıkları da (haberleşme hataları gibi) bakımın ilgi alanına giriyor – ki böyle bir durumu veriye dayalı analizlerimizde en kritik arıza nedenlerinden biri olarak saptamıştık.

Ayrıca, perakende sektöründe bakımın müşteri deneyimine dolaylı etkisi çok yüksek. Şöyle düşünün: Bir üretim tesisinde makine arızası üretimi bir miktar geciktirir, stoklar erir vs., ancak perakende lojistiğinde bir arıza yüzünden dağıtım merkezi durursa mağazalar ürün alamaz, online siparişlerin teslimatı aksar. Bu doğrudan müşteri memnuniyetine yansır. Bu nedenle biz bakımda “sıfır duruş” hedefini gözetiyoruz. Diğer sanayilerde de elbette kesintisizlik önemlidir ama bizde neredeyse bir hizmet kesintisi etkisi yaratıyor. Bu yüzden bakım ekiplerimizin üzerindeki baskı biraz daha farklı; adeta görünmez bir şekilde perakende müşterisine hizmet ediyoruz.

Son olarak iş güvenliği ve insan faktörü açısından da bazı farklar var. Ağır sanayide bakımı yapılan ekipmanlar büyük fırınlar, presler, kimyasal tesisler olabilir ve farklı riskler barındırır. Bizim lojistik tesislerimizde ise insanlar ve otomasyon iç içe çalışıyor. Örneğin depolarda otonom ekipmanlar ile insanlar aynı alanları paylaşıyor, forklift trafiği oluyor. Bu noktada bakım ekibi olarak makinelerin güvenli çalışmasını sağlamanın yanında, operasyonel alanda insan-makine etkileşiminin güvenli olmasına da kafa yoruyoruz. İşaretlemeler, sensörlü uyarı sistemleri, erişim protokolleri gibi konular gündeme geliyor. Özetle, perakende lojistiğinde bakımın en büyük farkı, çok disiplinli bir yapıda ve yüksek tempolu bir ortamda kesintisizliği sağlama zorunluluğudur diyebilirim. Bu da bizleri hem teknik hem organizasyonel açıdan her an tetikte ve yenilikçi olmaya itiyor.

5-5

Bugünkü bilginizle kariyerinizin başına dönseniz, bakım yönetimine dair neyi farklı yapardınız?

Meslekte yıllar geçip deneyim biriktikçe geriye dönüp baktığımda “keşke o zamanlar şunu da yapsaymışım” dediğim noktalar elbette oluyor. En başa, kariyerimin ilk yıllarına dönebilsem, daha proaktif ve sistematik bir bakım yaklaşımını çok daha erken uygulamaya koyardım. Açık konuşmak gerekirse, kariyerimin başlarında, sadece bizim sektörde değil genel olarak yaygın anlayış “arıza oldukça tamir et” şeklindeydi. Yani reaktif bir bakım kültürü hakimdi. Bugünkü aklımla, daha ilk günden önleyici bakım anlayışını yerleştirmeye çalışırdım. Makine durmadan bakım yapmak, arıza olmasa da planlı kontroller yürütmek, bakım ekipmanlarını ve yedek parçaları her an hazır tutmak gibi önlemleri erkenden sistematik hale getirmeyi isterdim. Sonradan öğrendik ki, reaktif kalmak uzun vadede sürdürülebilir değil; arızayı beklemek yerine onu önlemek çok daha az maliyetli ve ekipman ömrü açısından sağlıklı. Keşke bu bilinçle hareket etseymişim diyorum.

Bir diğer nokta, veri toplama ve dijitalleşmeye daha erken yatırım yapardım. Genç bir mühendisken belki saha deneyimine daha çok güvenip verinin gücünü yeterince kullanmadığımız zamanlar oldu. Şimdi görüyorum ki o yıllarda teknolojinin yeni yeni sunduğu imkanları (örneğin bilgisayarlı bakım programları, basit sensör sistemleri) daha cesur kullanabilirmişiz. Bugün sahip olduğumuz bakım yazılımı ve IoT altyapısını 10-15 yıl önce kurmuş olsaydık, belki pek çok tecrübe ettiğimiz arızayı en baştan yaşamazdık. Yani “dijital dönüşüme daha erken başlamalıydım” diyebilirim.

Ayrıca insan kaynağı ve ekip kültürü konusunda farklı yapacağım şeyler olurdu. Kariyerimin ilk dönemlerinde, bakım işi büyük ölçüde uzman teknisyenlerin omuzlarında ilerliyordu ve operasyon ekipleri bakım süreçlerinden uzak dururdu. Oysa şimdi biliyorum ki ekipman operatörlerinin bakım süreçlerine katılımı müthiş fark yaratıyor. Eğer en başa dönebilsem, fabrika sahasında makineyi kullanan operatörleri basit kontroller ve temizlik konularında daha fazla sorumluluk almaya teşvik ederdim. “Otonom bakım” dediğimiz yaklaşımı erken benimsetirdim. Çünkü her gün makineyle iç içe olan arkadaşlarımızın bilinçli gözlemleri, anormallikleri erken fark etmesi, tertip-düzen konularına özen göstermesi arızaları azaltıyor. Bunu yıllar içinde tecrübeyle gördük. Gençken belki “iş bölümü” diyerek bu konuyu ihmal ettik; şimdi farklı yapardım.

Son olarak, iletişim ve sürekli öğrenme konusunda da genç Hakan’a birkaç tavsiye verebilirdim. Farklı departmanlarla (üretim, lojistik, IT vb.) daha sıkı iş birliği yapmak, sorunları birlikte ele almak, dış sektörlerdeki iyi uygulamaları daha sık incelemek gerekir derdim. Bir bakım yöneticisi sadece kendi alanına değil, işletmenin bütününe dokunduğunu unutmamalı. Emniyet, kalite, verimlilik gibi konular hep birlikte düşünüldüğünde en iyi sonuç çıkıyor. Şimdi deneyimle bunu daha iyi anlıyorum. Kısacası, bugünkü aklım olsaydı bakıma stratejik bir gözle daha erken bakar; planlı, veriye dayalı, katılımcı bir bakım kültürünü en baştan inşa etmeye çalışırdım. Bu sayede belki bazı problemleri hiç yaşamamış, çok daha ileri bir noktaya daha hızlı ulaşmış olurduk diye düşünüyorum.