Siyasi otoritenin almış olduğu kararlar neticesinde ülkemizde kurulu gücü arttırma çalışmaları devam etmekte. Bu yöndeki en önemli adım nükleer santral projeleri. İlk proje Rusya Federasyonunun Mersin Akkuyu’da yapacağı ve 2020 yılında devreye girecek olan 4.800MW gücündeki santral. İkinci proje de Japonya Hükümetinin Sinop İnceburun’da yapacağı santral. Bu proje de 4.400MW olarak planlanmış. Bunların dışında çok sayıda güneş, rüzgâr, akarsu, termik, jeotermal vb. santrallerin de inşaatları, projeleri veya fikirleri ilerlemekte. Her ne kadar zaman içinde bazı santraller kullanılmayacak hale gelse de kurulu gücümüzde kısa süre içinde büyük bir artış olacağı çok net görülmekte.

Güç santrallerine yatırım yapmanın çeşitli sosyal ve ekonomik maliyetleri olduğu herkesin malumu. Sosyal maliyet- leri oluşturan başlıca üç yatırım türü; nükleer santraller, akarsu ve kömür santralleri. Almanya, Japonya, Fransa ve başka ülkeler nükleer santrallerini kapatırken bizim açmaya çalışmamızın risklerini tartışmayacağım. Derelerimize her kilometrede bir kelepçe vurulmasına olan isyanı da dile getirmeyeceğim. Kömür çıkarmasını öğrenmeden kömür santrali ile elektrik elde etmeye çok dar baktığımıza dikkat çekmiş olayım hadi ama asıl vurgulayacağım konu o da değil!

Enerjinin talep yönünü anlamak için EPDK’nın verilerine baktığımızda puant güç talebinin 2011 yılsonu için 36.022MW olduğu görülüyor. Bu rakamı yıllık en yüksek artış oranı olan %9 ile 2014 sonuna getirdiğimizde 46.000MW değerinin altında kalmakta. Özetle kurulu güç ile puant güç talebi arasında bugün itibariyle 22.000MW’tan fazla kapasitemiz bulunuyor. Bu farkın görünür gelecekte kapanacağı yok! Dolayısıyla güç ihtiyacımız da yok.

O halde neden bu kadar sosyal maliyete katlanıp santral yapıyoruz?

Çevremdeki uzmanlar bu soruya başka ülkeler kendilerini kirletmeden Türkiye’den elektrik alacak da ondan yanıtını veriyor. Bal tutanlar da parmağını yalayacaklar tabii diye de ekliyorlar…