Ekoteknoloji ve Biyoinovasyon Enstitüsü Derneği Genel Sekreteri Altuğ Revnak Eti: “Dünya genelinde evet bir değişim yaşanıyor hatta ayak izlerini görüyoruz. Bu konuda şunları söyle bilirim; doğa bir hazine 4,2 milyar yıllık bir canlı yaşamının hazinesi ve türler bir arada yaşıyorlar, o bir arada yaşadıkları şehirler aslında ormanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu yaşam türü bize sürdürülebilir her şeyin modelini gösteriyor”

 Dünya genelinde yeni bir ekonomik modele geçiş var ve bu durumun ilhamın biyogenetikten geldiğini söyle bilir miyiz?

Dünya genelinde evet bir değişim yaşanıyor hatta ayak izlerini görüyoruz. Bu konuda şunları söyle bilirim; doğa bir hazine 4,2 milyar yıllık bir canlı yaşamının hazinesi ve türler bir arada yaşıyorlar, o bir arada yaşadıkları şehirler aslında ormanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu yaşam türü bize sürdürülebilir her şeyin modelini gösteriyor. Geçmişe dönüp baktığımızda eski Yunan devletlerine kadar gittiğimizde yapılan araştırmalar gösterdi ki biyoilham yani doğadan ilham alma süreçleri hep varmış. Yani tasarımcılar bir şey keşfedip tasarlamadaki o ilk aşamada hayal güçlerini canlandırırken doğadan model alıyorlarmış. Örnek vermek gerekirse; kuşa bakarak uçan bir nesne tasarlamaya çalışıyor ya da suda yüzen bir canlıya bakarak gemi veya denizaltı tasarlamayı düşünüyor. Önce hayal ediyor, tasarlıyor çiziyor ve sonra bu hayali gerçekleştirmek için atılımlar yapıyor. Bu bahsettiğimiz durum geçmiş tarihte yaşanmış bir gerçeklik, önce hayal gücü sonra el emeğiyle o günün teknik imkânları dahilinde yapılmış olanlar.  Şimdiye dönüp bakarsak; artık canlılığın iç yapısında da sistemlerin ne kadar teknik detaylarla, mühendislik ve yaratılış harikalarıyla, dolu olduğunu görebiliyoruz. Multidisipliner olarak farklı alanlardan insanların bahsettiğimiz bu tasarımlarda o ilhamları kullandıklarına tanık oluyoruz.  Aslında doğadan ilham konusu 1900 yıllarına başlarına kadar gidiyor ve bu konuda ilk patentleri alan kişiler George De Mestral ile 1940’larda da John Steele’dir.  40’lar ve 50’lerden sonra patent alımları başlıyor diyebilirim. Fakat 2000’li yıllara doğru bu bir artık ekonomi olmaya başladı daha öncede bahsettiğimiz gibi doğaya dost bir teknoloji, bir mühendislik, bir üretim-sanayi-endüstri kurabilir miyiz diye düşünmeye sevk etti bizi. Sürdürülebilirlik için atıktan nasıl kurtuluruz? sorusunu sormaya başladığımızda, insanları nasıl daha çok bilinçlendiririz anlayışında formül aradık ve bu formülü de doğada bulduk. Bunu devamlı olarak dile getiriyoruz, ormana gidip baktığımızda orada sıfır atık görüyoruz, doğa da sıfır atık var. Peki ilk soracağımız soru şu nasıl oluyor bu sıfır atık?  İşte tam bu sorunun cevabı olarak şuna şahit oluyoruz orada bir ekonomi var.  Doğada takasa, simbiyot hayatlara dayalı, üretime ve tüketime dayalı ciddi bir ekonomi var. İnsanoğlunun ekonomi sistemi, değiş-tokuş, takas veya paraya dayalı ve bu ekonomi içerisinde biz sadece 8 milyar insan olarak varlığımızı sürdürüyoruz. Ama doğaya baktığımızda doğanın altyapısında çalışan robotlar olarak bakterileri ele alırsak dünyanın en büyük nüfusuna sahip canlıları olduğunu söyle biliriz. Mikroorganizmalar yani insan vücudunda bile hücrelerimizin 10 katı bakteri yaşıyor, şimdi bir ekosistem olarak insan vücudunu ele alalım.  Onlar için makinler diyebiliriz; yazılım kullanıyor ve müthiş bir teknolojiye sahipler, farklı dilleri var ve birbirleriyle konuşuyorlar. Mesela virüsler elektrik kullanarak iletişim kuruyorlar, kimyasal moleküllerle anlaşıyorlar. Sensör sistemleri mevcut ve birbirlerini çok iyi tanıyorlar. Ayrıca birbirlerini ve savunma sistemimizi eğitiyorlar, çok yeni ve şaşırtıcı bilgilerden bahsediyorum. Bakterilerin kendi aralarındaki paylaşım ekonomileri, diğer mikroplar, mayalar, mantarlar, bitkiler, böcek-solucan dünyası bütün bu canlıların sistemlerini kesintisiz, doğru olarak yürüttüklerini ve bunu yüzyıllardır yaptıklarını biliyoruz.  Dolayısıyla orada ki model çok daha kalabalık, yüksek üretimi olan daha fazla enerji gerektiren ayrıca çok daha fazla gıda gerektiren bir yapı ama orada asla kıtlık diyebileceğimiz bir durum yaşanmıyor.

Doğada atık, zehir olmaması örnek alınması gerek bir durum peki sistemsel olarak neden örnek alamıyoruz veya aldık da başaramadık mı?

Evet doğaya baktığımızda ne atık ne de zehirle karşılaşıyoruz.  Peki bizimle onlar arasındaki üretimde kullanılan enerji veya malzeme farkı nedir. Bizler insanlar olarak doğrusal ekonomiye ağırlık veriyoruz. Daha açık anlatmak gerekirse, kapitalist anlayışın büyümeye dayalı ekonomisine odaklıyız her şeye sahip olma özelliklede hükmetme gücüne, bunu sağlamanın yolları da üretmek ve aşırı derecede hızlı tüketimde sürekliliği sağlamak. Doğal olarak odak noktaları bunlar olunca yapılanların sonucu çok ağır oldu. Şu an içerisinde bulunduğumuz yüzyılın en büyük sorunu küresel ısınma gezegenimize verdiğimiz zararların boyutu tüm yaşamsal formları tehlike altına soktu.  Yani ahlaki veya sosyal tarafını bir yana koyalım, sadece fiziki olarak baktığımızda dünyayı ne kadar etkilediğini görüyoruz, kaynaklar tükendi, yanlış ve zararlı kaynaklar kullanıldı. Sonuç nefes almakta zorlanan kirli bir dünya ortaya çıktı. Aslında kapital sistemi elinde bulunduranların bile sağlıklı yaşayamayacağı bir hale getirdi diyebiliriz. Sonuç olarak yeni bir düzen gerektiğini herkes görmüş oldu, o yeni ekonomik düzen, yeni biyolojik düzen aslında. Doğada 4,2 milyar yıldır çok sağlıklı bir şekilde işleyen bu model bizim için en güzel gerçeklik.

Biyoilham alarak doğadaki sistem işleyişini yaşamlarımıza uyarlasak birçok soruna çözüm bulmuş olur muyuz?

Aslında çok güzel bir sistem ve bunu anlayıp taklit ettiğinizde sorunlarınız çözülüyor. Atık ve enerji sorunu çözülüyor. Malzemelerinizi çok daha hafif ve çok daha ucuza mal edecek yöntemler öğreniyorsunuz. Formu öğrenerek, o formu mimaride kullanarak çok daha akıllı evler yapıyorsunuz ve daha dayanıklı evler çıkıyor ortaya. Üretilen bu evleri daha ucuza mal ediyorsunuz, ısıyı muhafaza etmesi üst seviye, kendi enerjisini kendi üretebiliyor. Güneş panellerini kullanıyorsunuz, koşullar uygun olduğundan buna rüzgâr da dahil oluyor. Bütün bu çalışmalar multidisipliner bir çalışma gerektiriyor. Yani bir tarafta mimarlar, bir tarafta matematikçiler ve fizikçiler olacak, bu olay son birkaç yılın konusu çünkü yapay zekâyla artık o bilginin bir banka haline getirilip onun içerisinden siz bir soru sorduğunuzda size tasarımın örnek modelini ortaya koyması artık hızlı oluyor. Döngüsel ekonomi modeli doğada bir norm, yani tüm ürünler %100 geri dönüştürülüyor. Bir canlının metabolik atığı diğer canlının yiyeceği olabiliyor.  Doğal olarak bu süreçte sıfır atık kalıyor ve her şey faydalı olarak kullanılıyor.  Bu modeli gerçekleştirmek haberleşme ve paylaşım ekonomisi sağlamak için ortaya bir döngü çıkarmışlar ve bu döngü bize çok ciddi konularda ilham veriyor. Salt internet kullanımıyla alakalı değil, çok az enerjiyle hem bilgi taşınması hem de moleküllerin kimyasalların taşınması hakkında bilgi veriyor.

Plastik atıklar konusunda ne durumdayız?

Atıkta karbon salımını dışındaki en büyük sorunlarımızdan biri plastik atıklar. Dünyayı en çok kirletenler içerisinde onlar yer alıyor çok sayıda üretildiği için çok sayıda tüketiyoruz. Uluslararası Doğayı Koruma Birliğine göre okyanusta her yıl en az 14 milyon ton plastik çıkıyor.  Mevcut eğilimler hız kesmenden devam ederse okyanusa yıllık plastik akışı 2040 yılında neredeyse 3 katına çıkacak. 29 milyon metrik tona ulaşacak. Bunun sonucu olarak, türler tükenmeye başlıyor, doğaya bırakılan plastikleri tüketiyorlar, o plastikler bedenlerine zarar veriyor, yosunlara dolanıyorlar. Bilimsel veriler, plastik atıklardan kaynaklı her yıl bir milyona kadar deniz kuşu, yüz bin deniz memelisi ve sayısız balığın öldüğünü ortaya koyuyor.  Okyanus gezegenine sahibiz yani hayatın devamı okyanus ve içindekilere bağlı. Okyanusların içindeki oksijen dengesinin yani karbon dönüşümünün bağlı olduğu canlılar var ve hepsi okyanusta yaşıyor.  Yosunlar karbonu çeviriyorlar, havayı temizliyorlar, yani biz onlara bağımlıyız. Atık sorununu, atık dönüşümü ile çözebiliriz, bu sadece bir tarafı tabi. Atık dönüşümü; sadece %2- 2,5 oranı civarında olabiliyor.  Daha etkili çözümler bulmamız gerekiyor, plastikleri parçalayan bir canlı mı var mı evet var. Bu ilk metodlardan biri, Japonya’da keşfedilen bir bakteri türü özel bir enzim salgılayarak plastikleri parçalayabiliyor ve onu tekrar kullanılacak şekilde faydalı hale çevirebiliyor. Tabi salt buda yeterli olmayacak. Dünya olarak plastiği rejeneratif plastik olarak, yeniden üretmemiz gerekiyor.



 


 

UPCYCLE İSTANBUL ART AND DESİGN FESTİVAL'E GERİ SAYIM UPCYCLE İSTANBUL ART AND DESİGN FESTİVAL'E GERİ SAYIM