Nükleerden ölsek ne fark eder!

Riskin tehlikeden temel farkı karşılığında bir şeyler kazanma şansımızın bulunmasıdır. Başka ifade ile risk tehlike ve fırsatı bir arada içerir. Risk içerdiği kazanç olasılığı nedeniyle göze alınır.

Risk-tehlike arasındaki bir başka fark da tehlikenin oluşma olasılığı üzerinde kontrolümüz olamaz iken, riskin oluşma yüzdesine müdahale edebilmemizdir. Bu özelliği riski yönetilebilir kılar, çeşitli inisiyatifler almamıza olanak sağlar.
Ülkemizde kurulacak olan nükleer santral riski çok yüksek bir yatırımdır. Bir yandan ülkemizin enerji darboğazına girmesini engelleme fırsatı sunmakta, diğer yandan bugünkü nükleer teknolojinin doğası gereği çok yüksek bir maliyet bedeli getirmektedir. Kuşkusuz en büyük zarar da oluşacak kaza ile ortaya çıkacaktır.

Risklerin iyi yönetilmeleri yüzyılımızın en önemli konularından birisidir. Eski anlayış olan problem çözme yerini günümüzde problem önlemeye, proaktif davranmaya bırakmıştır. Slogan ‘risk yönetimi yapmayan kriz yönetimi yapar’ haline gelmiştir.
Risklerin yönetiminde ertelemeden tamamen kaçınmaya, transferinden riskin değerinin azaltılarak kabulüne kadar çeşitli seçenekler bulunur.

Önceki dönemlerdeki kamu otoriteleri nükleer teknolojiyi ertelemiş, hatta gündemden tamamen düşürmüş oldukları halde şimdikiler farklı yaklaşmakta, riski olduğu gibi kabul etmek ve ettirmektedirler. Planlanmış haliyle risk o kadar büyüktür ki santrali sigortalamaya razı herhangi bir şirket bulunmamaktadır bile.

Kaçınma, erteleme, transfer etme gibi risk yönetim seçenekleri kabul görmediğinden geriye riskin değerinin azaltılarak kabulü seçeneği kalmaktadır. Bu durumda son çare olarak öncelikle fay hattı üzerindeki Akkuyu’dan vazgeçilmesi gerekmekte, aynı zamanda da şimdiki Rus şirketi yerine daha ileri ve emniyetli teknolojiye sahip bir başka şirket ile anlaşılması gerekmektedir.

Kamu otoritesinin şimdiki kararının tek anlamı vardır: “nasıl olsa öleceğiz ha nükleerden ölmüşüz ha başka şeyden!”