1900’lerde bakalit, selefon, neopren ve naylon bulunmuştur. Naylonu da DuPont firması bulmuş, adını da “şimdi kaybettiniz Japonlar” anlamına gelen "Now You`ve Lost, Old Nippon" kelimelerinin baş harflerinden oluşturmuştu. Kimya endüstrisi 1980’lere kadar güzel bir büyüme trendi gösterdi. Ancak yenilik kıtlığı sektörün yavaşlamasına neden oldu. Yaratıldıkları dönemde ileri teknoloji malzemesi olan ürünler üretim tekniklerinin herkesçe öğrenilmesi ile durgunluk dönemine girdi. Ürünler sıradanlaştı ve kar marjları azaldı. Örneğin DuPont çareyi naylon bölümünü 2002’de genel giderleri daha düşük olan başka bir firmaya satmada buldu.
Durgunluk döneminin düşüş fazına geçişi önce petrokimya sonra da ilaç sektörü ile ertelendi. Bu mücadelede gıda başta olmak üzere tekstil, inşaat gibi sektörlere yönelik kimyasalların üretiminden de destek alındı. Büyük miktarlı üretim tekniklerinin geliştirilmesi de düşüşün durdurulmasına katkıda bulundu.
Ancak işler bisiklet teorisine benzeyip “durursan düşersin” ilkesi geçerli olduğundan bir şeyler yapmak gerekiyordu. Tetiği Monsanto firması çekti. Tarım kimyasalları üreten şirket önce patates tohumlarına müdahale ederek Colarado patates böceğine ve yaprak virüsüne karşı kendisini savunabilen NewLeaf isimli patates türünü üretti. Monsanto’nun başarısı çiftçileri zararlı haşerelere karşı tarım ilacı püskürtme zorunluluğundan kurtardı.
TOHUMA BİLGİ KOYMAK İLAÇ KOYMANIN YERİNİ ALDI!
Ancak biyoteknoloji dediğimiz bu disiplin yararlarının yanında tarımsal ilaç endüstrisinin çökmesine de yol açmakta. Daha az tarım ilacı üretilmesi ise daha az proses otomasyonu anlamına geliyor. Genetik uygulamalar genişlerken proses otomasyonu daralıyor.
Konuya devam edeceğiz. Güzel bir yaz diler, bayramınızı şimdiden kutlarım.